TEMEL İNSAN HAKLARI MERCEĞİNDEN TÜRKİYE'DEKİ İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİNE BAKIŞ

TEMEL İNSAN HAKLARI MERCEĞİNDEN TÜRKİYE'DEKİ İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİNE BAKIŞ

16 Kasım 2016 Çarşamba / 10:34 | İŞ GÜVENLİĞİ | Yorumlar

İş ve Halk Güvenliği Mühendisi
A. Murat ÇAĞLAR



İnsan hakları, insan onurunun korunması ve ona saygı duyulması için vardır. Bu nedenle evrenseldir. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” (AİHS) birinci kuşak haklar olarak bilinen temel hakları (yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, hürriyet ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı gibi) güvence altına alır. İkinci kuşak haklar olarak kabul edilen sosyal ve ekonomik hakları (çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı gibi) ise Avrupa Sosyal Şartı koruma altına almıştır. Bu iki grup hak birbirine bağımlıdır, biri olmadan diğerinin varlığı bir anlam ifade etmemektedir.


Bu düşünce, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nde insan haklarının bölünmezliği ve karşılıklı bağımlılığı olarak formüle edilmiştir. Yine aynı yönde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, 4 Aralık 1950 yılındaki bildiriminde, kişisel ve siyasal haklar ile ekonomik, sosyal ve kültürel hakların yakın ilişkili ve birbirine bağlı haklar olduğu belirtilmiş, ekonomik, kültürel ve siyasal haklardan yoksun olan insanın evrensel beyannamede belirtilen özgür insan olamayacağı ayrıca ve açıkça vurgulanmıştır.
“Avrupa Sosyal Şartı”, temel sosyal ve ekonomik hakları koruyan, medeni ve politik hakları garanti altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni takviye eden bir Avrupa sözleşmesidir.


Torino'da 18.10.1961 tarihinde imzalanan, 16.6.1989 tarih ve 89/14434 Karar sayılı 3581 numaralı Avrupa Sosyal Şart Kanunu’nun birinci bölümündeki ilk dört hüküm gereğince;
1. Herkes, özgürce edinebildiği bir işle yaşamını sağlama fırsatına sahiptir.
2. Tüm çalışanların âdil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
3. Tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
4. Tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlamak için yeterli âdil bir ücret alma hakkı vardır.


Ülkemizde 80’li yılların sonuna gelindiğinde “İş Sağlığı ve Güvenliği” anlamında kilometre taşı olabilecek konuların gündemde olduğu görülmektedir. “Avrupa Sosyal Şartı”nın gündeme getirdiği bu konular günümüzde çok konuşulan ve sorunlu alanlardan biri olarak addedilen iş sağlığı ve güvenliğini anlayabilmek adına gayet önem arz etmektedir.
Sözleşmenin ilk dört hükmüne mercek tuttuğumuzda, iş seçiminde özgürlük, adil çalışma koşulları, çalışma şartlarının güvenliği ve çalışanın iyi bir yaşam düzeyi için adilane bir ücret vurgusu dikkat çekmektedir. Hatta dördüncü hükümde yalnızca çalışanın kendisi değil, ailesi de göz önünde bulundurulmuştur. Bu hükümden de anlaşılmaktadır ki aile yaşamının çalışan üzerinde önemli bir etkisi vardır. Ele aldığımız bu hükümlerin muhtevasında teknik hiçbir konu göze çarpmamakta, son derece insani ve hayati nitelikte olan aile, hak, özgürlük ve adalet kavramları ön plana çıkmaktadır. Çalışma şartlarının güvenli olmasına yönelik olan hükümde yine insan hakları ön plana çıkartılmış, güvenliğin diğer haklar gibi temel bir hak olduğu anlatılmak istenmiştir.


Zamanda biraz daha ilerleyip 2012 yılının temmuz ayına uzanıp merceğimizi yürürlüğe giren 6331 sayılı “İş Sağlığı ve Güvenliği” yasası ve bu yasaya bağlı 36 yönetmeliğe tuttuğumuzda ise karşımıza çok fazla teknik, ortam ve makine/ekipmanın modifikasyonu üzerine kurgulanmış bir yapı çıkmaktadır. Pratik saha uygulamalarında bu yasa ve yönetmeliklerin referans alınması sebebiyle “İş Sağlığı ve Güvenliği” kavramı yanlış tanımlanmış ve yanlış bir zemin üzerine bina edilmiştir.


Ülkemizde “İş Sağlığı ve Güvenliği” kavramı, üzerine atfedilen salt iş kazalarını önlemek gibi bir misyonun etrafında politikalaştırılmış, bu durum ise kavramın yanlış algılanmasına yol açmıştır. Bu noktada insan haklarında bölünmezlik ilkesini hatırlayarak insani hakların bir bütün olduğunu ifade etmeye ihtiyaç vardır.
Bireyin küçük yaşta başlayan kaliteli bir eğitim alma imkanına sahip olması, kamusal alanda gerekli fiziki güvenlik tedbirleri alınarak korunması, sosyal imkanlarının üst seviyede tutulması, sağlık hizmetlerinden gereği gibi yararlanabilmesi, kişisel gelişimini sağlayabilme imkanı, doğru ve yeterli beslenebilmesi, kendisine ve ailesine bakabileceği düzeyde ekonomik rahatlığa sahip olması, tatil ve dinlenme imkanı, sosyal güvencesi ve çalışma alanlarının güvenli olması, işveren düzeyinde ise işverenin doğru yönlendirilmesi ve eğitilmesi, vergi ve sigorta kolaylığının sağlanması gibi konular tamamı ile güvenlikle ilgili ve birbirine bağımlı konulardır.


Ülkemizde eğitim düzeyinin düşüklüğü ve eğitimdeki politika problemleri, işlevsel bir koruyucu hekimliğin olmaması, ciddi beslenme problemlerinin yaşanması, emeklilik yaşındaki sorunlar, kurum/kuruluşların çalışanların sigortalarını maaşı üzerinden yatırmaması, birçok kurum/kuruluşun çalışanına sigorta dahi yapmaması, çalışanların ve işverenlerin vergilerden ötürü büyük sorunlar yaşıyor olması, trafik ile ilgili yaşanan zamansal ve maddi birtakım sorunlar, toplu taşımadaki sosyal sorunlar, toplumca bilinen ve önem arz eden sorunlardan bazılarıdır.


Güvenlik, yalnızca fiziki yapıya zarar verebilecek tehdit unsurlarının önüne geçerek ortadan kaldırmak değildir. Bireyin fiziki olduğu kadar aynı zamanda ekonomik, sosyolojik, psikolojik ve biyolojik temelde tehdit altında olmasının önüne geçmektir.
Diğer yandan dünyadaki iş kazası istatistikleri, kazaların %80-90 aralığında güvensiz davranıştan kaynaklandığını göstermektedir. Yasalar çalışandan güvenli davranmasını/çalışmasını isterken ve aksi durumda cezalandırma yoluna giderken çalışanın temel haklarını göz ardı etmektedir. Bu haliyle güvenlik kavramından söz etmek bir ironi olacağı gibi konuyu adalet kavramı üzerinden okumak daha yerinde olacaktır.


Çalışandan güvenli davranmasını/çalışmasını istemek için, evvela bu neticeyi verecek olan şartları oluşturmak gerekmektedir. Şüphe yok ki bu şartları oluşturmaksızın çalışandan güvenli davranmasını/çalışmasını beklemek ve hatta aksi vuku bulduğunda onu cezalandırmak, güvenlik kavramıyla değil “adalet” kavramıyla yorumlanabilir. Bu bağlamda sorgulanması gereken soru, güvenli olup olmadığı değil, adaletli olup olmadığıdır.
Çünkü “İş Sağlığı ve Güvenliği” kavramının üst başlığı ve dayanak noktası güvenlik kavramı değil, “İnsan Haklarıdır.” İyi bir eğitim alamayan, sosyal ve maddi imkanları refah düzeyinin altında olan ve insana yaraşır bir sağlık hizmeti alamayan hatta düzgün bir şekilde beslenemeyen çalışandan güvenli çalışmasını istemek masum bir talep değil, en basit deyişle haksızlıktır.


Özelde “İş Sağlığı ve Güvenliği” kavramını ele alacak olursak, önümüzde kocaman bir yanılsama ve eksen kayması yaşayarak yörüngesinden ayrılmış bir kavramın dramı durmaktadır. Tasarım güvenliği, üretim güvenliği, kullanım güvenliği, çevre güvenliği ve insan güvenliği gibi her birisi kendi içinde derinliği olan konuları “İş Sağlığı ve Güvenliği” kavramı başlığı altında tek vücut haline getirmek ve bu kavramı tamamen teknik içeriye sahip yasa ve mevzuatlara hamletmek baştan başa hatalı bir iştir. Üstelik bu yasa ve mevzuatların yukarıda belirtilmiş sorunların gölgesinde işveren ve çalışandan karşılığını beklemek adaletli sayılacak bir politika değildir.


Bu nedenle “İş Sağlığı ve Güvenliği” kavramının çıkış noktasına dönerek temel insan haklarının gerektirdiği sorumluluklarımızı tüm paydaşlarla işbirliği halinde yerine getirmek bizi daha iyi yarınlara taşıyacaktır.